Mâ Edrâke Mâ (I)

Kur'ân-ı Kerîm, “Ve mâ edrâke mâ.....!"
şeklinde onüç kez tekrarlanan bir form ihtivâ eder.
Döneminin Arapça metinlerinde tanık olamadığımız bu formun
birisi “Ve mâ edrâke
me’l-hâkkat’ü”
dür. "Ne bildirdi sana, nedir hâkkat!" şeklinde
tercüme edilebilecek olan bu formun hemen ardından, bazı
fesatçı toplumların korkunç bir sarsıntı ve fırtına ile yok
edildikleri dile getirilir. Buna göre, h-k-k kökünden dişil
ismi fâil olan hâkkat’ın anlamı; ilâhî mesaja
isyan eden toplumların helaklerini (adâlet ve hikmetle)
gerçekleştiren şeydir.
“Ve mâ edrâke mâ.....!" aslında
bir soru değildir. Sonundaki kelimeye vurgu yapan bir
cümledir. Nitekim bütün formlardan hemen sonra kısa
açıklamalar yapılmaktadır. Bu açıklamalarda dikkat çeken
önemli bir husus ise bu kalıp söze konu olan şeylerin
hikmetlerinin zikredilmiş olmasıdır. Nitekim yukarıdaki
azabı hak eden toplumlar örneğinde dile getirilen hikmet,
onların kâri’atı yalanlamış olmalarıdır.
Peki kâri’at nedir?
Kâri’at, sözlükte, çarpmasıyla
yürekleri hoplatan şiddetli vuruştur. İlginçtir ki bu kelime
de hâkkat gibi dişil ismi fâildir. Diğer yandan, aynı
söz kalıbı bu kelime için de "Ne bildirdi sana, nedir
kâri’at!”
şeklinde kullanılmıştır. Burada da maksat soru sormak
değildir. Hemen yapılan kısa açıklamaya göre kâri’at,
dağların pamuklar, insanların da kelebekler gibi uçuşacağı
gün meydana gelecek vuruştur. Çok ilginçtir ki Kur’ân-ı Kerim, bu vuruşun yapılacağı günün
fehametini de "Ne bildirdi sana, nedir din günü!"
diyerek yine aynı üslupla dile getirmiştir. Din günü, yargı
günüdür. Yargının azametine, bu formun ardarda yapılan
tekrarıyla ikinci kez işaret edilir. Hemen arkasından gelen
açıklamanın kısa karakteri ise yine değişmez: “O gün,
kimse başkasına bir şey veremez, çünkü emir Allah’ındır.”
Kur’ân, bu yargı sonrasında, insanların
amellerine göre gruplanacağını haber verir. Bu nedenle o
günü “ayrım” günü diye niteler. Bu ayrım günü
nitelemesine de "Ne bildirdi sana, nedir ayrım günü!"
diyerek yine aynı formla dikkat çeker. Bu formun hemen
arkasından gelen kısa açıklamada ise“Vay hâline o gün
yalanlayanlara!” der.
Kur’ân, ayrımla ortaya çıkacak
gruplardan birisinin ebrâr olacağını bildirir.
Bunların yüksek yerlerde ağırlanacağını haber verir.
Buraya da “"Ne bildirdi sana,
nedir illiyyûn!”
diyerek aynı formla
dikkat çeker. Bu kalıp sözlerden sonraki kısa
açıklama adeti burada da değişmez. Hemen sonra, ebrârın
ağırlanacağı yerin göstergesi olan belge tasvir edilir:
“Mühürlenmiş bir kitap... Ona Allah’a yaklaştırılanlar
tanık olur!”
Kur’ân, ayrım gününde ebrara
mukabil ortaya çıkan diğer grubu füccâr diye niteler.
Bunların, yer kazılarak yapılan çukur zindanlarda
ağırlanacağını bildirir. Bu kötü yerlere de "Ne bildirdi
sana, nedir siccîn!” diyerek yine aynı formla dikkat
çeker. Bundan hemen sonra gelen kısa açıklama da “Vay
yalanlayanlara!” şeklinde bir ifade yer alır.
Kur’ân bu tehdidin ayrıntısına başka
bir bölümde yer verir. Yargıda tartıları hafif gelenlerin
sığınağının ateş çukuru olacağı bildirir ve bu
çukura da "Sana ne bildirdi,
nedir o (çukur)!"
diyerek aynı formla dikkat
çeker. Bundan hemen sonra gelen kısa niteleme ise şudur: “O
öfkeli bir ateştir!”
Başka bir bölümde, bu ateşin korkunç
hâline temas edilir. Salat etmeyenler ve çaresizleri
doyurmayanlar için hazırlanmış olan o ateşin sekar
olduğu bildirilir.
Buna da "Sana ne bildirdi, nedir sekar!”
denerek aynı formla dikkat çekilir. Kısa cevap bu
ayetin arkasından da gecikmez: “O bırakmayan, terk etmeyen
ve derileri kavuran ateştir!”
Kur’ân-ı Kerim, bu ateşin mal
biriktiren alaycılar için olanını ise hutame diye
niteler. Ona da başka bir surede
"Sana ne bildirdi, nedir hutame!”
diyerek yine aynı formla
dikkat çeker. Bu formdan hemen sonra gelen kısa
açıklama adeti burada da değişmez: Hutame, “Allah’ın
dimağları saran ateşidir. Mal yığan alaycıların üstlerine
kapatılacaktır!”
Bu kimselerin üzerine ateşin
kapatılmasının sebebine başka bir yerde daha temel bir
anlatımla yer verilir.
İnsanın bu akıbete düşmesinin asıl sebebinin, kendisine
gösterilen yokuşa tırmanmaması olduğu belirtilir.
İlginçtir ki Kur’ân, "Ne
bildirdi sana, nedir akabe!”diyerek
bu yokuşa da aynı üslupla dikkat çeker. Arap dilinde
akabe, zirvesinde iki geçidin bulunduğu yokuştur. Ama
Kur’ân bunu, köle özgürleştirme ve düşkün doyurma zorluğuna
mecaz yapar. Kur’ân üslubunda akabe “Bir boynu çözmek yahut
sıkıntılı bir günde, yetime veya çaresize yedirmektir!”
Akabeye tırmanmak gerçekten zordur.
Ama isteyen kimseye târık rehberlik edecektir. Bu
nedenle târıka da "Sana ne bildirdi, nedir Târık!”denerek
aynı formla dikkat çekilmiştir. Târık için de kısa
cevap hemen gelir: O,“Delici yıldızdır.”
Yıldızlar gökte rehberlik ettikleri gibi, vahiy de yerde
rehberlik eden birer yıldızdır.
Şeytanlar, delici ışıkları bulunan
vahiy yıldızlarıyla taşlanırlar.
Bu nedenle, Kur’ân, kendisiyle şeytan taşlanma sürecinin
başlamasına da “Ne bildirdi sana, nedir leyletü'l-Kadr!”
diyerek yine aynı formla dikkat çekmiştir. Bu ayetten hemen
sonra leyletü'l-Kadr için gelen açıklama ise
öncekilere göre daha uzundur: “Bin aydan hayırlıdır;
melekler ve ruh, onda inerler, Rablerinin izniyle her
emirden, selamdır o fecrin doğuşuna kadar!”
Devam edecek...
|